24 Kasım 2008 Pazartesi

bozdoğan suru!

gördüğümüz her yüksek duvara sur deme alışkanlığından mıdır, yoksa hakkaten sura benzediğinden midir, bilmiyorum, kaç defa duydum saraçhane’deki bozdoğan (valens) su kemerine sur denildiğini. altında koca koca delikleri olan bir duvardan nasıl sur olursa? olsa olsa kapıya benzetirdim, hiç bilmesem bile. yakın zamanda, üstelik tarih bölümünde son sınıf öğrencisi olan birinden duyunca, amme hizmeti yapıp yazayım dedim.

bir şehri “şehir” yapan, oranın kendine özgü bazı öğeleri olmalıdır. park olur, köprü olur, meydan olur (bakınız vedat türkali’nin “bekle bizi istanbul” şiiri), bir tarihi anıt olur, bulvar olur, olur oğlu olur. istanbul’da allah’a şükür doğru düzgün bir meydan yok. olanlar da ya iett otobüslerinin işgali altında ya da kimse girmesin diye polis tarafından kapatılıyor. gireni de dövüyorlar. tarihi anıtlardan da şehirleşmeye, “kalkınmaya” engel olanlar elden geldiğince yıkıldı, kalan birkaç tanesiyle idare ediliyor: ayasofya, sultanahmet cami, topkapı sarayı vb. bozdoğan kemeri de istanbulla özdeşleşen anıtlardan biri bence.

bozdoğan kemerinden önce istanbul’un günümüzde de devam eden su problemine ve onun geçmişteki çözüm yollarına değinmekte yarar var: istanbul’un ilk kurulduğu ve isminin byzantium olduğu dönemlerde şehrin su ihtiyacı kuyulardan veya yağmur sularının toplandığı sarnıçlardan sağlanmış. şehir zamanla büyüyüp roma egemenliğine girince, artan nüfusla birlikte şehir içindeki kaynaklar yetersiz hale gelmiş ve hadrianus (ms 117-138) döneminde ilk defa şehre dışardan su taşıyan tesisler inşa edilmiş. bu tesislerin nereden geçtiği bilinmiyor (ya da ben henüz bilmiyorum). roma imparatoru ı. konstantin (ms 324-337) şehri roma’nın yeni başkenti ilan edip yapılaşmaya girişince yeni su tesisleri de inşa edilmiş. bu dönemde ıstranca dağları’ndan başlayan bir su taşıma hattının (isale hattı) inşasına başlanmış. sonraki imparatorlar tarafından tamamlanan bu hattın uzunluğu 242 km’dir ve bilinen en uzun su taşıma hattıdır. bunun dışında belgrad ormanı ve halkalı’daki kaynaklar da şehrin su ihtiyacının karşılandığı yerlerdir. buralardan gelen su çeşitli kanal, su yolu ve kemerlerle şehre dağıtılmaktadır.

işte bu kemerlerden bir tanesi, 368 (bazı yerlerde 375) yılında roma imparatoru valens tarafından yaptırılmış olan bozdoğan kemeri’dir. kemer bu nedenle valens kemeri olarak da bilinir. istanbul'un üçüncü (beyazıt kulesinin olduğu) tepesiyle dördüncü (fatih camii'nin olduğu) tepesi arasında, unkapanı'ndan yenikapı'ya kadar uzanan derin bir vadi vardır. şehir dışından gelen ve bugünkü sultanahmet civarındaki büyük saray çevresine taşınması gereken suyu, bu çukur vadinin üstünden aşırmak için bu kemer inşa edilmiştir. kemer yapıldığı dönemde, “efendim bu kemerin yerinde önceden şu şu eserler vardı da onu yıkıp yerine bu biçimsiz kemeri yaptılar; halbuki o eser bize atalarımızdan mirastı.” diye yazı yazan, blog postlayan romalı yurttaşlar olmadığı için, öncesinde bu kemerin yerinde ne olduğu bilinmiyor. yukarıda, hadrianus dönemi su taşıma hattının nerden geçtiğinin bilinmediğini yazmıştım. bozdoğan kemeri, muhtemelen, hadrianus döneminde yapılmış bir kemerin üzerine inşa edilmişti.

vezneciler’de, kız öğrenci yurdu’nun yanında -metro istasyonu vesilesiyle- kısa süren bir kazı yapıldı. şimdi her tarafını otlar bürümüşse de yaklaşık iki metre derinlikte, bir kemere ait olabilecek kalıntılar ortaya çıkarılmıştı. bu kalıntılar bozdoğan kemeri’ne ait olabileceği gibi, ondan önce yapılmış bir kemerin kalıntıları da olabilir.

bilmeyen birine bu anıtın su kemeri olduğunu söylediğimde genelde suyun bu kemerin neresinden geçtiğini sorarlar, kemerin tepesinde büyük kanallar vardır ve su buradan akar. kemerden gelen su, süleymaniye ile beyazıt camileri arasında kalan nymphaeum maximum denilen havuzda (nimfaion maksemi) toplanır ve buradan kentin çeşitli bölgelerine dağılırdı. kemer, bizans ve osmanlı dönemlerinde çeşitli onarımlardan geçerek günümüze kadar ulaşmış. cumhuriyetin ilk yıllarına kadar da kullanılmış.

hazır diyorum istanbul’un su sorunu da varken, şu kemeri kullanmaya başlasak mı? bittiği yere de bir sarnıç yaptırır, oh mis gibi de yıkanırdık.


kaynaklar:
*murat belge, istanbul gezi rehberi
*ilhan avcı, istanbul’un tarihsel gelişim süreci içinde öne çıkan bir öge: su, tmh - türkiye mühendislik haberleri, sayı 413 - 2001/3

17 Kasım 2008 Pazartesi

yarımburgaz residence ve homer


amerikalı ünlü yönetmen stanley kubrick’in “2001 uzay macerası” filminde, tesadüfen eline aldığı kemiği kullanarak rakibini alt eden bir insanımsı, sevinçten kemiği havaya savurur ve “silah” havadayken bir uzaygemisine dönüşüverir, insanoğlunun kullandığı ilk aletten son alete… biz de günümüzün en yaygın aletlerinden olan cep telefonunu havaya attığımızı, onun aşağı inerken zamanda ileri değil de geri giderek bir taş alete dönüştüğünü ve düşmeye yakın, biraz kıllıca bir elin onu havada yakaladığını hayal edelim. bu elin sahibi, homo erectus (yani dik duran/dikilen insan) türünün, günümüzden yaklaşık olarak 300–400 bin yıl önce, istanbul civarında yaşamış, erkek bir bireyi olsun. aslında homo erectus’ların anavatanı, diğer homo türlerinin olduğu gibi afrika’dır. yaklaşık olarak 1,5 milyon yıl önce afrika’da ortaya çıkan homo erectus, o zamanın koşullarında çok kısa sayılabilecek bir sürede, 200–300 binyılda endonezya ve çin’den tutun da fransa’ya kadar yayılır. bu kadar farklı çevre koşullarında yaşamını sürdürmesi homo erectus’un çevresine çok çabuk uyum sağladığı şeklinde yorumlanıyor. bu da bilindiği gibi evrimin en kesin kurallarından biridir: çevrene uyum sağla!


bizim istanbul beyefendisi homo erectus’un gerçekte kendi ismi var mıydı bilmek imkânsız ama ben ona (homo erectus kelimelerinden türeterek) homer diyeyim. kuruluşuyla ilgili efsanelerde istanbul’a ilk defa byzas'ın yerleştiği söylenir, hâlbuki görüldüğü gibi homer istanbul’un ilk sakinlerindendir. küçük çekmece gölü’nün kuzeyindeki iki katlı yarımburgaz mağarası’nın alt katında oturur. homer’in mağarasının biraz dramatik bir geçmişi var. alt paleolitik çağ’dan bizans dönemi’ne kadar kullanılan mağara modern zamanlarda hem definecilerin hem de onlardan daha çok zarar veren sinemacıların uğrak yeri olmuş. kemal sunal’ın eşkıya rolünde olduğu davaro, salako gibi filmlerde bu mağara kullanılmış. ayrıca cüneyt arkın’ın seyretmediğim ya da hatırlamadığım bir-iki filminde de mağarayı kullanırlar; aslında kullanırlar demek yanlış, tahrip ederler.


mağara günümüzde gölden 1,5 km uzakta ve 10–15 metre kadar yüksektedir ama homer burada oturduğu zamanlar manzara büyük ihtimalle farklıydı. belki de göl mağaranın ağzına kadar yükselmişti ve homer mağaranın ağzının önündeki açıklıkta oturup ayaklarını suya daldırarak batan güneşi ve kendisine uçsuz bucaksız gelen denizi seyrediyordu. kimbilir, belki yanında da (onun güzellik ölçütlerine göre) güzel bir kadın vardır. elbette türünün bütün bireyleri gibi, homer de tek başına yaşamaz, 20–25 kişilik bir grubun üyesidir. ancak bu grubun babunlardaki gibi tek bir erkeğin hâkimiyetindeki kadın ve çocuklardan mı; yoksa birkaç kadın-erkek çifti ve onların çocuklarından mı oluştuğunu bilinmiyor. uzmanlar ikincisinin daha olanaklı olduğunu söylüyorlar. öyle olduğunu farz edelim.













homer ve grubu mağarayı sadece havanın sıcak olduğu dönemlerde kullanıyorlar. nedeni buranın başka yerlere oranla daha serin olması değil; yaz bitti mi mağarayı kış uykusuna yatmak için kullanan, günümüz ayısının atası “ursus deningeri”ler basıyor. mağarada günümüze ulaşan fosil kalıntılarından % 93’ü bu ayılara ait. belki bir tek ayı olsa homer ve grubu, yeni yeni kontrol altına almaya başladıkları ateşi de kullanarak onu korkutup kaçırabilirlerdi ama birden fazla ayıyla onlar da başa çıkamıyorlar. ya da zaten kış aylarında başka yerlere gittikleri için ayılarla bir münasebetleri de olmuyor.


mağaradaki fosil kalıntıların % 4’ü at, yabaneşeği, geyik, su aygırı gibi otçul hayvanlara; geri kalan % 3’ü de panter, sırtlan, tilki ve çakal gibi etçil hayvanlara ait. ayılara ait olanların dışındaki hayvan kemiklerinin çoğu homer ve grubunun yiyip içip attıkları. onların bu hayvanları nasıl avladıkları da maalesef bilinmiyor ama avrupa’da ve rusya’da yapılan araştırmalar, homerle aynı türden olan akrabalarının hayvan sürülerini korkutup çıkışı olmayan bir uçurumun aşağı kısmına doğru kovaladıklarını ve sürünün sıkıştığı yerde de üzerlerine kaya yuvarlayarak bazılarını öldürdüklerini gösteriyor. muhtemelen yarımburgaz’da yaşayan grup da böyle bilinçli bir av yöntemi uyguluyor, öldürdükleri hayvanı da alıp mağaraya getiriyordu. henüz ayrı gayrı yok, yarin yanağı bile müşterek; dolayısıyla mağaraya gelen etin bireyler arasında eşitçe paylaşıldığını düşünebiliriz. bu yiyecek bir açıdan da kadın ve erkek arasındaki bir işbölümünün ürünüdür: erkeler ava çıkar, kadınlarsa çocuk bakıp bitki toplar. yüzbinlerce yıl sürecek olan cinsiyete bağlı işbölümünün temelleri “homo erectus” tarafından atılmış olmalıdır. homo cinsi evrimde karmaşığa doğru geliştikçe -yani günümüze yaklaştıkça- çocukluk süresi artmış, bu da çocuklara daha uzun süre bakılmasını gerektirmiştir. bu durumda hem çocuğa süt vermek zorunda olan hem de fiziksel özellikler bakımından erkeğe göre daha zayıf konumdaki kadın konaklama yerinde kalarak çocukla ilgilenmiş veya çocuğu da yanında götürebileceği daha hafif bir iş olan bitki toplamaya çıkmıştır.

ne yazık ki mağarada homer ve grubundaki bireylerden kalan herhangi bir fosile rastlanmamış. onların burada yaşadıkları arkalarında bıraktıkları yiyecek artıklarından ve taştan yapılmış aletlerden biliniyor.

homer ve grubunun kış aylarında ne yaptığı bilinmiyor. belki yine aynı çevrede ama ayıların uğramadığı bir başka mağara buluyor, orada kışı geçiriyorlar; belki de daha sıcak olduğu için güneydeki yazlık saraya iniyorlardı.

12 Kasım 2008 Çarşamba

karikatür ve mizah müzesi


hani içine girdiniz mi başka bir dünyaya/diyara/boyuta geçer gibi olduğunuz yerler vardır ya, benim için o yerlerden bir tanesi, saraçhane’deki karikatür ve mizah müzesi (gazanfer ağa medresesi)’dir. bozdoğan (valens) kemerinin hemen dibindeki müzeye girdim mi istanbul’un dinmek bilmeyen trafik uğultusu, imç’nin kalabalığı, içeriyi gezerken de düşünceler tasalar hepsi bir süreliğine geride kalır. müzede türkiye’de karikatürün başlangıcından günümüze kadarki seyrini gösteren karikatür örneklerinin sergilendiği bir sürekli sergi bölümüyle çeşitli karikatüristlerin eserlerinin sergilendiği bir değişken sergi bölümü var. mizah kitaplığı ve atölyesi de karikatür sevenlerin, ilgilenenlerin hizmetinde (tanıtım reklamı gibi oldu). ama en güzeli, medresenin köşesindeki küçük çay ocağında oturup avludaki dinginlikle hayallere dalmak.

medresenin tarihini de kısaca aktarayım:

medreseyi 1599 yılında, iii. mehmet’in akağalar başı gazanfer ağa yaptırmış. akağa, osmanlı’da boşnak veya anadolu kökenli harem mensuplarının en yüksek rütbelisine verilen isim. diğer hadımlar siyahi olduğu için bunlara “akağa” denilmiş olabilir. aslen macar olan gazanfer ağa da ii. selim henüz şehzadeyken onun yanına girmiş, sonradan hadım olarak uzun süre haremde görev yapmış. harem görevi esnasında bir hayli zenginleşen gazanfer ağa belki de bu paranın diyetini ödemek için çok sayıda cami, medrese, çeşme, sebil yaptırmış. medreseyi sinan’ın kalfası olan, zamanın mimarbaşı davut ağa yapmış. on dört odası olan medresede bir sebil, gazanfer ağa’nın türbesi ve sonradan eklenmiş olan bir hazire bulunur. aşağıda medresenin planıyla, türbenin hayalleme'den aldığım bir fotoğrafı var.


medrese çeşitli dönemlerdeki tamirlerden sonra en son 1944’te tamir edilerek 1945-1988 yılları arasında istanbul belediye müzesi olarak kullanılmış. 1989’dan beri de istanbul büyükşehir belediyesi’nin kütüphane ve müzeler müdürlüğü’ne bağlı karikatür ve mizah müzesi bu medresede hizmet veriyor. eh, istenirse güzel işler de yapılıyormuş…

05 Kasım 2008 Çarşamba

ibb'nin arkeoloji parkı

istanbul büyükşehir belediyesi'nin fatih-saraçhane'deki binasının karşısında bir arkeoloji parkı var. istanbul'un -şimdilik- tek arkeoloji parkı. çevre binalarda oturan yaşlı teyzelerin, kore gazisi amcaların oturup, oradan sık geçen lise-üniversite öğrencisi kızlar için ahlayıp vahladığı; samsunlu yaşlıca bir amcanın elinde termosla üç gün önce demlenmiş çayı sattığı; gözüne kestirdikleri andavalın cebine dalacak üç-beş zibidinin harekat üssü yaptığı; çocukların tahtırevallide oynadığı; sağda solda iti, köpeği, kedisi, kuşuyla bildiğiniz park işte. arkeolojiyle ne ilgisi var derseniz, anlatayım:

parkın aksaray'a doğru olan aşağı tarafında, bizans döneminde, 6. yüzyılda yapılmış polieuktos kilisesinin kaılntıları var. polieuktos kilisesi, ayasofya yapılmadan önce, 2500 metrekarelik alanıyla istanbul'un en büyük kilisesiymiş. sonradan bugünkü sultanahmet tarafına saray ve kilise yapılınca burası terk edilmiş ve zamanla yıkılmış. ardından haçlı (latin) istilası sırasında da kilisenin bazı parçaları avrupa'ya götürülmüş. 1960'larda haşim işçan alt geçidi yapılırken kilisenin kalıntılarına rastlanınca kısa süren bir kazıyla temelleri, duvarları filan ortaya çıkarılmış. kazıda çıkarılan bazı mozaikler, cam eserler vb istanbul arkeoloji müzesi ve mozaik müzesinde sergileniyor şimdi. birkaç yıl öncesine kadar burası gündüzleri tuvalet, geceleri de demlenme mekanı olarak kullanılıyordu. bakın aşağıda bir abi icraatteyken çekilmiş bir fotoğraf var.

bir gün gazetelerde haber çıktı, "vay efendim istanbul belediyesi'nin 50 metre uzağındaki kilisenin kalıntıları tuvalet olarak kullanılıyormuş da, geceleri sarhoşların mekanıymış da..." bilmem neymiş. bu gazetelerde bazen haber yapmıyorlar mı "yok bilmem hangi zamandan kalma tarihi eserimizi almanlardan/ingilizlerden geri istedik." ulan getirip ne yapacaksın, böyle içine sıçıyorsun işte. aç hayalleme'deki fotoğraflara bir bak bakalım, elindeki bir-iki caminin, önemli kilise, hamamın dışında hangi eserine sahip çıkmışsın, hangisinin üzerine "çarşı heryerde" yazmamışsın. herneyse, bu kilise tuvalete döndü haberleri üzerine belediye kalıntıları telörgüyle hapsettikten sonra, çevreye de bir-iki sütun başı koyunca burası oldu size arkeoloji parkı. tabi yine giren girene, işeyen işeyene. aşağıda hayalleme'den aldığım bir fotoğrafı var.

şimdi bu kalıntıları adam gibi, gezilir, anlaşılır bir hale sokmak öyle uzun boylu bir iş değil. belediyenin sağa sola diktiği güllerden karanfillerden, bizim eve bile astığı reklam tabelalarından daha masraflı bir şey de değil. belediyenin bünyesinde çalışan ve işini iyi yapan arkeologlar, sanat tarihçileri, restoratörler var. kısa sürede orayı doğru düzgün bir hale sokarlar. ama niye...?