21 Ekim 2008 Salı

kızlarağası hanı

kızlardan devam edelim.
kızlarağası, osmanlılarda harem görevlilerinin en yüksek rütbelisi. diğer isimleri darüssaade ağası veya haremağası.
izmirdeki kızlarağası hanı’nı lale devri’nin nüfuzlu haremağalarından biri olan hacı beşir ağa, 1740’larda yaptırmış (luzumsuz bilgi arası: hacı beşir ağa’nın türbesi de eyüp sultan cami’nin yanındadır). bu dönemde izmir limanı, akdeniz ticaretinin merkezlerinden biri durumundadır ve hem konaklama hem de alış-veriş ihtiyacını karşılamak üzere bu han yapılmış. yapıldığı dönemde deniz kenarında olmasına rağmen, zamanla denizin dolmasıyla biraz içeride kalmış. han, genel han mimarisine uygun olarak, ortada bir avlu, avluyu çevreleyen alt katta koridor/bedesten ve üst katlarda kapısı koridora açılan odalardan oluşuyor.

han 1993’te restore edilerek yeniden “ticaret hayatına” kazandırılmış durumda. üst katta antikacı, gümüşçü, terzi falan var. bir de her zaman tıklım tıklım bir kahve. son gittiğimde bu katta ikinci el/kullanılmış giysi satan bir dükkan açmıştı genç bir arkadaş. eminönü’nde bu tür giysileri satan rahmetli pala ikimizin de tanıdığı çıkınca bir çayını içmiştik sağolsun. sonradan bornova’ya taşındığını duydum tanıdıklardan.

alt katsa kapalıçarşı’nın hemen hemen aynısı. halıcı, kilimciler, çin’den getirilen o anlamsız hediyelik eşyaları satanlar sarmış ortalığı. bir insan kol saati biçimli duvar saatini alıp duvarına neden asar, anlamış değilim.


avluda sevimli bir kahve var. kahvesi çok methedilir ama ben hem kahveyi çok sevmem hem de buranın kahvesi o kadar iyi değildir. ille de kahve diyorsanız, hanın kemeraltına açılan ana kapısından çıktıktan sonraki ara sokaklarda çok güzel kahve yapan yerler var. hazır o kapıdan çıkmışken, sola dönerseniz, biraz ileride bir balıkçı var. midye dolması hem güzel hem de –istanbul’a göre- ucuzdur. yiyecek içecekten devam edelim. hanın hisar camisi’nin avlusuna açılan kapısından çıkar çıkmaz bir kahve var. oranın da sahlepi iyi olur. o kahvenin hemen yanında da söğüşçü bulunur. sevenlere tavsiye ederim, nacizane.

kızlarağası hanı’nın bir de web sitesi var: kızlarağası han

18 Ekim 2008 Cumartesi

kız taşı


aklımda kıztaşı’nı yazmak vardı, hazır kızlardan giderken. hayalleme’de fotoğraflarını görünce “durmak yok, yola devam” dedim.

kıztaşı ya da diğer adıyla markianus sütunu, fatih’te iskenderpaşa paşa mahallesi’nde. yekpare granitten olan bu sütun, ms 452 yılında imparator markianus adına dikilmiş. istanbul’daki roma ve bizans’tan kalma 5 dikilitaştan biridir (nasipse diğerlerini de yazarız). sütunun yüksekliği kimi yerde 10 kimi yerdeyse 8,75 metre olarak geçiyor (bu bilgi ne işe yararsa artık). bir iddiaya göre, yapıldığı zamanlar üzerinde markianus’un bronz bir heykeli varmış ama heykelin akibetine dair rivayet muhtelif.

sütuna neden “kıztaşı” denildiğine dair, focus dergisinin istanbul efsaneleri ekinde birkaç efsane aktarılmış. rivayete göre, ayasofya yapılırken, imparatorluğun dört bir yanından insanlar kilisenin yapımına katkıda bulunmak için karınca kararınca bir şey yaparlarmış. genç bir kız da güya sırtına yüklediği bu sütunla inşaata doğru giderken karşısına bir cin çıkmış ve kıza nereye gittiğini sormuş. kız da “kiliseye yardım için bu sütunu götürüyorum” diye cevap verince cin, “kilise bitti, sen geç kaldın” demiş. kız cine kanıp üzüntüyle taşı aldığı yere dikine bırakmış ve kiliseyi görmek için yola düşmüş. gittiğinde görmüş ki kilise daha yarılanmamış bile. cinin kendisini kandırdığını anlayıp taşı almak için geri dönmüş ama bu defa da taşı yerinden kımıldatamamış. o zamandan beri de taş bu adla anılırmış. hay ben sizin efsanenize…! kız sütunu kendine sokmuş deseniz daha inandırıcı olacak.

bir diğer efsaneye göre de bu sütun, altından geçen kızlara bakire olup olmadıklarını fısıldarmış.

eh, akıl mantık diye bir şey de var, sütunun mermer kaidesinin üzerinde, şimdi pek belli olmayan, nike’nin (ayakkabı markası olan değil, yunan mitolojisinde zafer tanrıçası olanın) kabartması var. herhalde kıztaşı ismi de oradan geliyor.

07 Ekim 2008 Salı

aphrodisias'ın göz alıcı heykelleri istanbul'da


yapı kredi vedat nedim tör müzesi
26 eylül 2008 – 25 ocak 2009

açık olduğu saatler:
hafta içi 10:00 – 19:00
cts. 10:00-18:00 / pz. 13:00 – 18:00

yapı kredi vedat nedim tör müzesi; aşk ve güzellik tanrıçası aphrodite’ye adanan aphrodisias antik kentinin mermer heykellerine ev sahipliği yapıyor. döneminin önde gelen heykeltıraşlık merkezlerinden biri olan aphrodisias’ın mermer heykel sanatına ışık tutacak “aphrodisias’tan roma portreleri” adlı sergide; 51 tanesi aphrodisias müzesi’nden, bir tanesi de istanbul arkeoloji müzeleri’nden gelen toplam 52 muhteşem heykel yer alıyor. ziyaretçiler, duvarlara yerleştirilen 18 adet panoyu okuyarak aphrodisias portre heykelciliği ve kent hakkında ayrıntılı bilgiler edinecekler. yapı kredi özel bankacılık sponsorluğunda düzenlenen ve yapı kredi kültür sanat yayıncılık a.ş. ile t.c. kültür ve turizm bakanlığı kültür varlıkları ve müzeler genel müdürlüğü işbirliğiyle açılan sergi, 26 eylül 2008 - 25 ocak 2009 tarihleri arasında ziyaret edilebilir.
aphrodisias kentinde geyre vakfı tarafından yürütülen kazılarda ortaya çıkarılan ve çoğu daha önce hiç sergilenmeyen orijinal mermer kabartma heykellerden oluşan sergi; “imparatorluk devrinde roma portre heykelciliği” ve “mermer heykeltıraşlık” konularına odaklanıyor. eserler, roma imparatorluğu döneminde anadolu’da yaygın olan portre üslupları ve bireysel moda uygulamalarının önemli örnekleri oldukları kadar, mermer anıt ve heykellerin nasıl üretilip hangi amaçlarla kullanıldığını da ortaya koymaktadır. sergide, aphrodisias’ta günışığına çıkarılan mermer heykeller ve kabartmalar ışığında heykeltıraşlık sanatına işaret eden çok sayıda örnek de yer alıyor. eserler incelendiğinde saç, göz ve yüz özelliklerini göstermede kullanılan tekniklerin nasıl geliştiği izlenebilecek. aynı zamanda bir heykel yapım okulu oluşuyla ilgi toplayan aphrodisias’ta bulunan çıraklık örnekleri, bir araya getirme ve yeniden yontarak kullanım gibi uygulamalar da dikkat çekiyor.
küratörlüğünü ve danışmanlığını oxford ve new york üniversitesi aphrodisias kazıları başkanı prof. dr. r.r.r. smith’in, koordinatörlüğünü şennur şentürk’ün yaptığı sergi çalışmalarında çok geniş bir uzman ekip görev alıyor. sergilenen heykellerin restorasyon ve konservasyonu, aphrodisias kazı laboratuarında yapılarak restoratör thomas kaefer ve ekibi tarafından sergiye hazırlandı. prof. dr. smith’in yaptığı bilimsel sergi kurgusu, sadık karamustafa tarafından müzeye uygun olarak tasarlandı. sergiye, kapsamlı bir sergi kitabı da eşlik ediyor.

aphrodisias’ta mermer heykel yapımı

roma imparatorluğu’nun asya eyaletinin özerk ve gelişmiş bir kenti olan aphrodisias, roma devrinde aphrodite tapınağı ve kültü yanında mermer ustalarıyla da ünlenmişti. mermer blokların taş ocağından çıkarılması ve heykel haline getirilmesi kentte önemli bir iş koluydu. aphrodisiaslı heykeltıraşlar bütün roma imparatorluğunda ün salmışlardı. bu heykel ustalarının imzalarını taşıyan üstün kalitedeki eserler italya’nın tivoli şehrindeki hadrian’a ait ünlü villada bile bulunmuştur. aphodisias’taki önemli bir heykel atölyesi, kazılar sırasına kentin göbeğinde, “aphrodite tapınağı”na ait kutsal alan ile meclis binası arasında ortaya çıkarıldı. mermer heykel üretiminin çeşitli aşamalarını daha iyi anlamamızı sağlayan pek çok parça, burada ve kazı yapılan diğer alanlarda bulundu. aphrodisias, 1961’den bu yana yoğun olarak kazılıyor ve benzerlerinin aksine çok iyi korunmuş yapıları ve mermer heykelleri açığa çıkarılıyor.

sergiden bazı eserler

imparator heykelleri:
roma imparatorları’nın resmi portreleri roma’da tasarlanır, buradan eyaletlerdeki atölyelere gönderilerek imparator portrelerinin yerel kullanımı için uygun örnekler hazırlatılırdı. imparator, tapınak, kamu binaları ve özel evlerde büst ve heykellerle onurlandırılırdı. bu portreler o imparatora bağlılığı işaret ederdi. portrelere bakarak belirli bir imajın yerel atölyelerde nasıl kopyalandığı, uyarlandığı, değiştirildiği veya tümden yok sayıldığını görmek mümkün. imparator claudius’a ait sergideki iki büst, farklı özellikleri ön plana çıkarıyor. “tiyatro’da bulunan cladius büstü”, helenistik üslubun enerjik bir yüze yansımasıdır. “anıtsal claudius büstü” ise klasik bir tanrının pürüzsüz, sanki hiç yaşlanmayan özelliklerini ifade ediyor. bu farklılık, iki heykelin boyut ve kullanım amaçlarından kaynaklanıyor. biri gerçek boyutlarda bir heykel için tasarlanmış, diğeri ise belki bir tapınakta ibadet amaçlı kullanılacak anıtsal bir heykel için yapılmıştır.

ölü portreleri:
kentte, çok sayıda lahit yapılmış ve çoğu içinde yatanların portreleriyle süslenmiştir. zengin olmayan ailelerse ölüleri için üzerinde portreler bulunan mezar taşları yaptırıyorlar ve bunları şehrin giriş ve çıkışındaki yollara diziyorlardı. kemerli bir lahit sandığının parçası olan “rahip lahti”, gülümseyen rahibin yuvarlak yüzünü gösteriyor. kısa kesimli saçları ve hafif uzamış sakallı yüzü üçüncü yüzyılın sonu veya dördüncü yüzyılın başları için tipiktir. hem saç hem de sakal kısadır ve küt keski ile şekillendirilmiştir. rahip önceki rahipler gibi taç takmaktadır. üçüncü yüzyılın başlarına tarihlenen bir lahit kapağında bulunan kadının çenesinin altında el parmakları yer almaktadır. dolayısıyla bu kadının büyük bir lahtin kapağına yerleştirilmiş, divana uzanmış yatan bir figür olduğunu tahmin edebiliriz. bu, en pahalı lahit tarzıdır.

kültür adamları:
helenistik dönemin filozof ve yazarlar gibi ünlü kültür adamlarının portreleri, seçkin kişilerin evlerinde teşhir edilmek amacıyla yerel atölyelerde üretiliyordu. bu eserler, müşterilerin istekleri doğrultusunda ya da yeni mermer portre tekniklerinin kullanımı sebebiyle değişikliğe uğradı. “epikouros” heykeli, ünlü filozofun m.ö. 3. yüzyılın başlarında erken helenistik üslupta yapılmış portresinin dikkatli bir çeşitlemesidir. “pindaros” da şairin m.ö. 5. yüzyılın ortalarında yapılmış klasik portresine benzerliğiyle hemen tanınır.

rahipler ve romalılar:
aphrodisias’ta bulunan ilk mermer portre, tiyatroda bulunan, toga giymiş “başı örtülü bir romalı”ya aittir. yaşı ilerlemiş bu figürün başının örtülü olması onun bir roma kurban törenini yönetiyor olduğunu düşündürür. hem rahip hem de bir roma vatandaşı olan bu yaşlı figür, julius ceasar’ın aşırı gerçekçi tarzda yapılmış tanınan portresi örnek alınarak şekillendirilmiştir. kırışık yaşlı boyun özellikle dikkat çekicidir. figür, olasılıkla sezar’ı destekleyen birinin portresidir.

siyah ve beyaz mermer tekniği:
aphrodisias mermer ocaklarında bolca bulunan gri mermerler, beyaz mermerlerle iç içe geçtiği bölümlerden kesilerek pek çok sıra dışı heykellerin yapımında kullanılıyordu. araştırmalar, gri ve beyaz mermerin bir arada kullanıldığı heykeller için ince zerreli ve iki renkli mermer blokların muğla’ya bağlı göktepe’deki taş ocağından getirildiğini ortaya koyuyor. bu mermerden yapılan küçük heykeller, aphodisias’ta yerel bir uzmanlık dalı haline gelmişti. heykel atölyesi’nde ortaya çıkarılan “boğa üzerinde europa” heykelinde, aynı mermer bloğu üzerinde bulunan gri ve beyaz damarlar ustaca kullanılmıştır: europa’nın çıplak vücudu mermerin beyaz damarına oyulmuş, giydiği elbise ve boğanın gövdesiyse siyah damara oyulmuştur. istanbul arkeoloji müzeleri’nden gelen ve bir ustalık eseri olan “triton”da kullanılan aynı teknik, onun aphrodisias’ta yapıldığının kanıtıdır.

yazı ve fotoğraflar: http://www.ykykultur.com.tr/

06 Ekim 2008 Pazartesi

kralın çilesi. 4-kız kulesi

rahmetli tekin aral’ın yazdığı “salacak plajı hikayeleri” vardı bir zamanlar. fırt’ta, gırgır’da filan yayınlanırmış önceleri de ben hürriyet’in pazar ekinde okurdum (hey allah’ım, bir ara hürriyet giriyormuş eve). hikayeleri okuyacam diye iple çekerdim pazar’ı. mahallenin piç yavuz, tilt mahmut, camgöz taci isimli fırlamalarının plaj sahibine, çevredeki esnafa, plaja gelenlere çektirdikleri anlatılırdı. kız kulesi’nin de adı geçerdi çoğu zaman hikayelerde. şimdi orada ne plaj var ne de esnaf; kuleye bakan salacak sahilini bedrettin dalan zamanında doldurup yol yaptılar. yolla deniz arasına da merdiven yapmışlar. geçenlerde kuleye geçmek için uğradığımda, merdivenlerin iki tarafındaki kafe mafe benzeri yerler minder atıp merdivenleri işgal etmişlerdi. iki kişinin ancak sığabileceği bir “sınır” koymuşlar aralarına. camgöz taciliğimiz tuttu, inadına o sınırda oturduk biz de. hani plajlara şezlong atıp, kenara kıyıya havlu atanları da kovuyorlar ya, onun gibi, ters ters bakıp durdu garsonlar.

her neyse, ben kız kulesi’ni yazacaktım. hani o bütün dizilerde mutlaka bir akşam bir de sabah görüntüsü olan kule…

işte bu salacak plajı’nın karşısında, evliya çelebi’nin deyimiyle “deniz içinde karadan bir ok atımı uzak” bir kayalık bulunur (yukarıdaki fotoğraf). kayalık, boğazın hemen girişinde olması hasebiyle, çok eski zamanlardan beri, özellikle gözetleme kulesi ve deniz feneri olarak kullanılmıştır. bugün ayakta olan yapının temel ve alt kat gibi kısımları fatih sultan mehmet zamanından kalmadır. üzerine yapılan ahşap kule 1700’lerde yanınca, kalan temellerin üzerine ii. mahmut zamanında bugünkü taş kule yapılmış. o kule de yakın zamanlarda (2000’di sanırım) “restore” edilip “restoran” olarak hizmet vermeye başladı.

bizans döneminde burada olan binanın gümrük binası olarak kullanıldığı söylenir. iddiaya göre kuleyle avrupa yakası (dizi olanı değil, kıta olanı) arasına çekili zincir yüzünden gemiler kız kulesiyle anadolu yakası arasından geçmek zorunda kalır, oradan geçerken de vergilerini ödermiş. kule osmanlı döneminde de fener işlevinin yanı sıra, zindan veya karantina adası olarak kullanılmış.

gelelim efsanelere.

ilki, eski yunan efsanelerine dayanır. leandros adındaki cevval gençle, bir rahibe olan, dolayısıyla aşk meşk işlerine girmesi yasaklanan hero, bir vesileyle görüşüp birbirlerine aşık olurlar. kulede yaşayan kız, her gece fener yakarak leandros’a işaret verir ve leandros da fenerin ışığını takip ederek sevgilisiyle buluşur. fırtınalı bir gecede, artık kıskanç bir rahip mi feneri söndürür yoksa fırtınadan dolayı fener kendiliğinden mi söner, bilmiyorum, leandros yolunu şaşırarak boğulur. bunu öğrenen hero da kendini boğazın sularına bırakarak intihar eder. bu nedenle birçok yabancı dilde kuleye “leandros kulesi” denir (halbuki “hero kulesi” denilmeliydi). aslında bu hikaye çanakkale boğazı’nda geçmektedir ama… tabi bir de akdamar adası versiyonu var aşağıda.

bir diğer efsane de türk kaynaklıdır. dönemin bizans imparatoruna kahinler, çok sevdiği kızının yılan sokmasından öleceğini söylerler. imparator da kızını korumak için adaya bir ev ve kule yaptırarak (kule niyeyse, oradan adaya yaklaşan yılanları mı gözetleyecekler!) kızını oraya kapatır. kıza gönderilen üzüm sepetinin içine gizlenen yılan kızı sokarak öldürür. ayasofya’nın ana giriş kapısının üstündeki madeni sövenin bu kızın tabutu olduğu söylenir. tabutun üzerindeki delikler de, yılanların kızı burada bile rahat bırakmadığının ispatı olarak anlatılır. herhalde “kız kulesi” ismi de bu efsaneden kaynaklanmıştır. murat belge, bu prensesin hikâyesinin, fatih mehmet'in kızı mihrişah için de anlatıldığını yazıyor.


bu kadar efsaneden sonra kız kulesi’yle ilgili bir dörtlükle bitirelim. bedri rahmi eyüboğlu’nun “istanbul destanı” şiirinden:

istanbul deyince aklıma kuleler gelir
ne zaman birinin resmini yapsam öteki kıskanır
ama şu kızkulesinin aklı olsa
galata kulesine varır
bir sürü çocukları olur

kralın çilesi. 1-akdamar adası
kralın çilesi. 2-qız qalasi
kralın çilesi. 3-rize kız kalesi