17 Mart 2008 Pazartesi

kralın çilesi. 2-qız qalasi

daha önce yazdığım gibi, akdamar adası ve bizdeki kız kaleleriyle ilgili internetten bir şeyler ararken, böyle bir yerin olduğunu öğrendim. meğer bakü’nün simgelerinden biriymiş. hep başka yerlere baktığımızdan, görememişiz daha önce. halbuki, amsterdam, viyana, paris yahut ne bileyim, new york gibi bir yerde olsa, hakkında kimbilir ne şiirler romanlar yazılmıştı şimdiye. kalenin anlatılagelen efsanesi benim meramımdan biraz farklı da olsa (bu kez çilesi olan kız tarafı), isminden dolayı bu dizide bir yer de ona ayırmak istedim.
kale, eski bakü şehrinin surlarına bitişik bir kule ve onu desteklemek üzere yapılmış bir duvardan oluşuyor. havadan bakılınca “Q” harfine benziyormuş. ne zaman yapıldığına dair kesin bir bilgi yok. 7 ile 12. yüzyıllar arasında yapıldığı kabul ediliyor ki geniş bir zaman aralığı. ancak biraz benzersiz/ayrıksı oluşu da tarihlendirmeyi güç kılıyor. ne amaçla yapıldığı da tam olarak belli değil, çeşitli iddialar var. en çok kabul gören iki tanesi: bizdeki galata kulesi gibi, gözetleme kulesi olarak yapılmış. diğer iddia da zerdüşt dininin bir takım ritüellerini yerine getirdiği bir çeşit dini mekan olduğu. kale şu anda unesco’nun dünya kültür mirası listesinde yer alıyor.

efsaneye göre, kaleyi “bakire” bir kız yaptırmış ve yaptırdıktan sonra da kaleden hazar denizi’nin sularına bırakmış kendini. bir başka anlatımda kendisini odalardan birine kilitlediği ve oradan çıkmadığı söyleniyor. bunlar daha çok bir hikayenin sonuymuş gibi. intihar etmek için böyle bir yapı inşa ettirmek pek akıl karı değil. daha “anlamlı” bir hikayeyse şöyle: ülkenin kralı kızına aşık olmuş ve kızını kendisiyle evlenmeye zorlamış. kız da bu talebi erteleyebilmek için kralı/babasını bu kaleyi yapmaya ikna etmiş. böylece kale bitene kadar kralın da bu hevesinden vazgeçeceğini düşünmüş (laf aramızda, kız biraz eksik akıllı bana kalırsa. ne ilgisi var kralın evlenmek isteğiyle, kale yaptırmanın. herneyse). velhasıl kale bittikten sonra da kral evlenmek arzusunu tekrar edince, kız bu işten kurtulmanın tek yolu olarak kendini hazar denizi’ne atmayı bulmuş. efsane bu haliyle -bir açıdan da- ensest (yakın akrabalar arası cinsel ilişki) yasağını konu eden efsanelere benziyor. bitti.

ek: ismi de yapılış tarihi ve amacı gibi belirsiz. bazıları: qız qalasi, gyz galasy, kyz kalasy. tabi bu sorun alfabelerden, sanırım. ingilizce'de de maiden tower ya da virgin tower.

13 Mart 2008 Perşembe

kralın çilesi. 1-akdamar adası

nedir bu memlekette kralların kızlarından çektiği? ya da feministleri kızdırmayalım, nedir bu kral kızlarının babalarından çektiği, diyelim. bilirsiniz hikayeyi, kralın çok güzel bir kızı vardır, onu ya birlikte olmasını istemediği sevgilisinden ya da kötü kaderinden korumak için bir yere kapatır. bu yer de genelde bir adada yaptırdığı kale, kule gibi bir yer olur. hikaye de hep kötü bir sonla biter. eh, her ölüm kötüdür ne de olsa. bu türden bir efsaneye mekan olan benim bildiğim üç yer vardı: istanbul’daki kız kulesi, ona çok benzeyen hikayesiyle mersin’deki kız kalesi ve efsanesi biraz farklı olsa da van’daki akdamar adası. bunlarla ilgili bir şeyler bulmak için internetten arama yaparken rize’de kız kalesi ve azerbaycan’da qız qalası (kız kalesi) adında iki yer daha olduğunu öğrendim. eminim dünyanın başka yerlerinde de benzer adalar vardır ve oralarda da benzer hikayeler anlatılıyordur. bendeki beşlinin ilki akdamar adası ve kilisesi:


ada, van’ın gevaş ilçesinde, sahile yaklaşık 4-5 km uzaklıkta. adada 16. yüzyıla kadar küçük bir kasaba mevcut. daha sonra, günümüzde yalnızca kilisesinin ayakta kaldığı bir manastır varlığını sürdürmüş. 20. yüzyıl başlarındaki o meşum olaylardan sonra manastır da tamamen terk edilmiş. adada şu an ayakta olan kilise, 915-921 arasında, o sıralar bölgenin bir kısmında hakim olan vaspuragan krallığı’nın kralı i. gagik artzruni tarafından yaptırılmış.


kilisenin dış cephesine kabartma tekniğiyle incil ve tevrattan bazı sahneler, çeşitli hayvanlar ve bitkiler işlenmiş. bu kabartmaların birinde, kayığa binmiş üç kişi, başaşağı çevirdikleri bir başkasını kayığın altında bulunan büyük bir balığın ağzına doğru itiyorlar. van’da bir kazıda çalışır
ken, gölde bir “cenevar” olduğu söylentileri çıkınca halk arasında bu kabartma da aniden gündeme gelmişti. güya bu “cenevar” çok eskilerden beri gölde yaşamaktaymış ve çevrede yaşayanlar, “cenevar” kendilerine zarar vermesin diye belli aralıklarla ona bir insan kurban ederlermiş. işte fotoğrafı:


kilisenin iç tarafına, kapadokyadaki kiliseleri bilen varsa, onlarda olduğu gibi, incil ve tevrattan bazı sahneler resmedilmişti (fresk ya da fresko deniliyor). ancak büyük bir kısmının boyaları döküldüğünden, ne olduğunu anlamak mümkün değildi. tarihi yerleri tuvalet olarak kullanmak gibi nereden çıktığını anlayamadığım sapıkça bir geleneğimiz var. en son gittiğimde kilisenin kuytu bir bölümü tuvalet olarak kullanılıyordu, hemen girişin karşısındaki bir bölüm de ilan-ı aşk panosu yapılmıştı. ben de içinden ok geçen bir kalp yapıp okun iki ucuna da kendimin ve yıllardır bir türlü kavuşamadığımız sevgilimin adını kazıdım. fresklerden birinin ayağının altına denk getirmiştim ki bir daha gidersem yerini kolay bulabileyim. sonradan restorasyon çalışmaları başladı ve 2007’nin martında kilise yeniden ziyarete açıldı, müze olarak. restore edilmiş halini göremedim, iyi mi kötü mü bir şey diyemem ama açıkçası çok da umitvar değilim. bizde restorasyon “güzel görünsün” diye yapılır. güzelliğin ölçütü de yok, biliyorsunuz. ya da var, restorasyonu yapan kişinin ölçütleri. olan bizim aşk ilanına olmuştur. aşağıdaki de restorasyon sonrasındaki açılıştan bir görüntü.


akdamar isminin efsanesi ise şöyle: adadaki manastırın baş-keşişinin tamara adında güzel bir kızı varmış. kız, adanın karşı kıyısındaki bir köyde yaşayan müslüman bir camış (manda) çobanına aşık olmuş. çoban güneş battıktan sonra camışları suya sokmak için göle getirir, sürü suda serinlerken kendisi de tamara’nın yaktığı fenerin ışığını takip ederek adaya yüzer, tamara’yla buluşurmuş. bu şekilde uzun süre buluşmaya devam etmişler. keşişin yardımcılarından biri bu buluşmalardan birine şahit olmuş ve keşişi durumdan haberdar etmiş. keşiş, kızını bu sevdadan vazgeçirmeye çalışmış, başaramayınca da çobanı ortadan kaldırmaya karar vermiş. bir gece kızını manastıra kapatıp elinde fenerle kıyıya inmiş ve işaret vererek çobanı beklemeye başlamış. çoban gelince de adamlarıyla beraber eşek sudan gelesiye dövmüşler. dayağı yiyen çoban gerisin geri köye dönmüş ve yaralarını iyileştirmek için köyün sağaltıcısına gitmiş. sağaltıcı hazırladığı ilaçları çobanın her tarafı morarmış vucuduna sürerken, eli her değdiğinde çobandan bir “ah tam ora!” feryadı yükselmiş. işte bu “ah tam ora!” zamanla halkın arasında ah tamara’ya, oradan da akdamar’a dönüşmüş. efendim, akdamar efsanesinin aslını memlekette bilmeyen yok. bu da benim yorumum. hikayenin ana fikri:

1. keşişlerin eli çok ağırdır, olur da bir keşiş kızı severseniz dikkatli olun.
2. mandalar suyu sever.

yazdıklarının arasına bir yerlere şiir sıkıştıran romantik tipleri ben de hiç sevmem, ama selim temo’nun çok sevdiğim “ah tamara” şiirinin yine çok sevdiğim bir kısmı var, onu ekleyerek bitireyim, müsaadeyle:

aah, tamara!
niye mi tutuyorum ellerini
niye mi dönüyorum köklerime
sen ki birden çok, çoktan fazla
ve kelimenin birkaç anlamıyla dişi
ve ben tutuşmalıyım tamara
bir aşk da mutlu bitsin!

11 Mart 2008 Salı

nerde o eski arkeologlar? 1-osman hamdi bey

osman hamdi bey, bu ölçüde meşhur olmuş belki de tek arkeologtur türkiye’de (şimdi google’a yazdım, 100 bine yakın sonuç verdi. öyle ya, artık her şey goooooogle. kim olduğunuz ve değeriniz, isminizin google’daki sonuç sayısıyla doğru orantılı. bildiğim başka isimleri de denedim, sonuçlar pek parlak değil. o yüzden isim vermeyeyim). osman hamdi bey’in ünü de -herkesce malum- şu “kaplumbağa terbiyecisi” adlı tablodan. 2004’te yapılan açık arttırmada, sanırım 5 trilyona (5 milyon ytl) satılınca, en pahalı türk resmi ünvanını aldıydı hani.



bu resim aynı zamanda en fazla röprodüksiyonu yapılan türk resmidir herhalde. tabi her yapan da kendi yorumunu katıyor, bir sanatsal deha olarak. buraya üç ayrı örneği asıyorum ki, rahmetlinin kemiklerinin nasıl sızladığını tahmin edin. orijinal resim hangisi, artık belli değil. kulaktan kulağa oyununa benziyor biraz. hani resmin orjinali olmasa, kimbilir şimdi neye bakıyorduk, “kaplumbağa terbiyecisi” sanarak. benim oyum bu resimlerden sondakine.

resmin konusuyla ilgili de genelde iki yorum yapılıyor. eski yoruma göre derviş osman hamdi bey, kaplumbağalar da osmanlı toplumu (veya sanayi-i nefise mektebi’ndeki çalışma arkadaşları); nisbeten yeni olan yoruma göreyse, derviş osmanlı yönetimi, kaplumbağa (büyük olanı :))) ise o sıralar yönetimle sorunları olan osman hamdi bey. ayrıntıları var elbette her iki yorumun da. ama neticede bir terbiye etme-terbiye edilme ilişkisi sözkonusu. bu açıdan bakıldığındaysa aslında bu ülkenin son yüz yıllık siyasi-toplumsal tarihinin bir özeti: elindeki değnekle, kaba, geri, eğitimsiz olduğunu düşündüğü birini/kitleyi/toplumu eğitmeye/terbiye etmeye çalışan bir “yönetici sınıf” ve belki de istemediği halde, sırf kabuğu sert olduğu için ona direnen “avam tabakası” yani bütün halk (resimdeki dervişin elinde tuttuğu şeyin ney olduğunu biliyorum, değnek boynunda).

resmin orijinali pera sanat müzesi’nde sergileniyor, diyerek sanat görevimizi yerine getirelim.

osman hamdi bey’in hayatıyla ilgili, çoğu da birbirine benzeyen yığınla bilgi var internette. arzu eden şu linkten detaylı ve güvenilir bilgiye ulaşabilir.


edit: osman hamdi bey'in tablosuyla ilgili, edhem eldem'in (kendisi osman hamdi bey'in torunudur, yanlış bilmiyorsam) toplumsal tarih dergisinin mayıs 2009 sayısında yazdığı bir makaleye rastladım. oradan edinilmiş bilgilerle burayı da güncellemek farz oldu.

öncelikle, olay bursa yeşil cami'de geçiyor. kahramanımızın boynunda duran şey değnek değil, bir tür davul olan nakkareyi çalmakta kullanılan mızrap. caminin duvarındaki yazı ise "şifa'al-kulûb lika'al mahbub" yani "kalplerin şifası, sevgiliyle (hz muhammed) buluşmaktır.

10 Mart 2008 Pazartesi

arkeoloji: kumdan kale yapmak


arkeoloji veya daha dar anlamıyla kazı, ama özellikle höyük kazısı, kumdan kale yapmak gibi gelmiştir her zaman. aynen fotoğraftaki gibi...
bundan olsa gerek, arkeolojiyi en çok çocuklar sever. ya da çocukluğunu özleyenler...

*fotoğraf www.gokova.com'dan alınmıştır.