15 Mayıs 2008 Perşembe

türkiye arkeolojisinin tarihi-1

arkeologlar ve tarihçiler oldukça meraklıdır geçmişi bölmeye, parçalamaya, dönemlerine ayırmaya. böldükçe bölerler zamanı. her dönemin önüne ve arkasına da bir “geçiş dönemi” koyarlar. bunu yaparken kendi aralarında da anlaşamazlar. diyelim ki milattan önce (mö) 1000 ile 500 yılları arasına biri “a dönemi”, bir başkası “b dönemi” der, bir üçüncüsü de çıkar, “olur mu canım, o a’dan b’ye geçiş dönemidir” deyip kafaları iyice karıştırır.

hal böyle olunca, arkeolojinin kendisini niye bölmüyoruz diye düşündüm. geçmişini yani. yurtdışında bu konuda bir hayli çalışma var. türkiye’de ise biraz kısır sayılır, iki elin parmaklarını geçmez herhalde bu konudaki çalışmalar. haydi üç olsun!


türkiye’de arkeolojinin aşağı-yukarı yüz yıllık bir geçmişi var, bunu da genellikle hakim düşünce yapısı ve arkeolojiye verilen önemin derecesi şekillendirmiş. yanı sıra, yöntemde ve dolayısıyla veri değerlendirmede zaman içinde meydana gelen değişimleri de bu geçmişe etki eden unsurlar olarak hesaba katabiliriz. başkaları da vardır muhakkak ama bu kadar yeter. bunlardan yola çıkarak, türkiye’de arkeolojinin seyrini dört döneme ayıralım bakalım.


1. başlangıç dönemi (osman hamdi bey’den cumhuriyet’e kadar)

2. ikinci dönem (cumhuriyet’in başlarından 1960’a kadar)

3. üçüncü dönem (1960’tan 1980’e kadar)

4. dördüncü dönem (1980’den günümüze…)


elbette bu dönemleri birbirinden öyle çok net çizgilerle ayırmak doğru olmaz. günümüzde 1950’lerin kafasıyla düşünen, o zamanın arkeoloji anlayışını sürdürenler olduğu gibi, geçmişte de çağının ilerisinde düşünen ve çalışan arkeologlar olmuştur.


bu postta ilkinden başlayalım. nasipse sonrasını da getiririz.


1. başlangıç dönemi (osman hamdi bey’den cumhuriyet’e kadar)


osmanlı topraklarındaki arkeolojik kalıntılar 16. yüzyıldan itibaren, batılı gezgin, misyoner ve ajanların o yüksek ilgilerine mazhar olmuştu. bu ilgi 19. yüzyıl başlarından itibaren kazı çalışmalarına dönüşmüş; açığa çıkarılan eserler de genellikle yurtdışına çıkarılmıştır. ancak bu dönemi türkiye arkeolojisinin tarihi içerisinde bir dönem olarak değerlendirmek yanlış olur, zira ortada ne (vatandaşlık bağı anlamında!) türk var ne de arkeoloji.

türkiye arkeolojisi genellikle, osman hamdi bey’in, müze-i humayun (padişahlık müzesi) müdürü olarak göreve geldiği tarihle (1881) başlatılır. aslında bu tarihi biraz daha geriye götürmek mümkün. bu tarihten önce de birtakım tarihi eserler topkapı sarayı’nda, daha sonra ise 1846’da aya irini’de toplanmış, müze-i humayun adı altında sergilenmeye başlanmıştır. müzenin osman hamdi bey’den önceki müdürü alman dr. philip anton dethier 1869 ve1874’te birer “asarı attika nizamnamesi” (eski eserler kanunu) hazırlatmış, ayrıca artık çinili köşk’e taşınmış olan eserlerin tasnifine başlamıştır.

osman hamdi bey, müze müdürü olduktan sonra eski eserlerin yurtdışına kaçırılmasını önlemek amacıyla 1884’te çağının çok ilerisinde bir eski eserler nizamnamesi hazırlatır (“çağının çok ilerisinde” ifadesi iddialı gelmiş olabilir, ancak bu nizamname 1970’lere kadar yürürlükte kaldığına göre ya gerçekten çağının çok ilerisindeydi ya da bu işin ilgilileri çağın çok gerisinde). bu yeni nizamnameyle arkeolojik kazıların yapılabilmesi ruhsata bağlanmış, arkeolojik belgelerin mülkiyetinin sadece devlete ait olduğu özellikle belirtilmiş, arkeolojik eserlerin yurtdışına çıkarılması da kesinlikle yasaklanmıştır. böylece yabancıların izinsiz bir şekilde yaptığı kazıların ve bu kazılarda açığa çıkarılan eserlerin keyfi bir şekilde yurtdışına çıkarılmasının önüne geçilmesi amaçlanmıştır. bu dönemde nemrut (1883), sayda (1887), lagina (1891-2) ve daha birkaç yerde ilk kazılar yapılır. hem bu kazılarda bulunan hem de anadolu’nun çeşitli yerlerinden istanbul’a getirilen eserlerin artması üzerine, aynı zamanda sanayi-i nefise mektebi hocalarından olan mimar alexandre vallaury’e bir müze yaptırılır. 1891’de açılan müze günümüzde de istanbul arkeoloji müzesi olarak hizmet veriyor. 1917’de de eserlerin bir kısmı sanayi-i nefise mektebine taşınarak orası da eski şark eserleri müzesine dönüştürülür.

bu dönemde yabancıların yaptıkları belli başlı kazılar ise şunlardır: troya (h. schliemann), bergama (carl humann), efes, gordion (g. köerte, a. köerte) vd...

dönemin sonlarına doğru, 1895’te istanbul rus arkeoloji enstitüsü, 1917’de de istanbul macar arkeoloji enstitüsü açılmıştır. ancak her ikisi de 1. dünya savaşı koşullarında varlıklarını devam ettirememiş, istanbul rus arkeoloji enstitüsü 1914’te, istanbul macar arkeoloji enstitüsü de 1918’de kapanmıştır.

bu dönemde henüz bilimsel kaygılar ön planda değildir, zaten uğrunda kaygılanılacak bir bilimsel ilke de yoktur. yerli olsun, yabancı olsun, kazı yapanların amacı görsel açıdan doyurucu eserler bulmak ve müzelerini bunlarla doldurmaktır. nedeni, niyesi var elbet, ama rönesans, aydınlanma, helenizm, derken milliyetçilik… bunların içine bir dalarsak, maazallah çıkamayız bir daha.

bu postta yazdıklarım ve bu konuda ileride yazacaklarım için şu üç kaynaktan faydalandım:

güven arsebük, dünden bugüne arkeoloji” cumhuriyet dönemi türkiye ansiklopedisi, 1. cilt. sayfa: 66-75

ufuk esin, 1997, “arkeoloji”, cumhuriyet döneminde türkiye’de bilim. sosyal bilimler, sayfa: 57–73

arkeoatlas 1, 2002, sayfa: 30

0 yorum: