
ada, van’ın gevaş ilçesinde, sahile yaklaşık 4-5 km uzaklıkta. adada 16. yüzyıla kadar küçük bir kasaba mevcut. daha sonra, günümüzde yalnızca kilisesinin ayakta kaldığı bir manastır varlığını sürdürmüş. 20. yüzyıl başlarındaki o meşum olaylardan sonra manastır da tamamen terk edilmiş. adada şu an ayakta olan kilise, 915-921 arasında, o sıralar bölgenin bir kısmında hakim olan vaspuragan krallığı’nın kralı i. gagik artzruni tarafından yaptırılmış.

kilisenin dış cephesine kabartma tekniğiyle incil ve tevrattan bazı sahneler, çeşitli hayvanlar ve bitkiler işlenmiş. bu kabartmaların birinde, kayığa binmiş üç kişi, başaşağı çevirdikleri bir başkasını kayığın altında bulunan büyük bir balığın ağzına doğru itiyorlar. van’da bir kazıda çalışırken, gölde bir “cenevar” olduğu söylentileri çıkınca halk arasında bu kabartma da aniden gündeme gelmişti. güya bu “cenevar” çok eskilerden beri gölde yaşamaktaymış ve çevrede yaşayanlar, “cenevar” kendilerine zarar vermesin diye belli aralıklarla ona bir insan kurban ederlermiş. işte fotoğrafı:

kilisenin iç tarafına, kapadokyadaki kiliseleri bilen varsa, onlarda olduğu gibi, incil ve tevrattan bazı sahneler resmedilmişti (fresk ya da fresko deniliyor). ancak büyük bir kısmının boyaları döküldüğünden, ne olduğunu anlamak mümkün değildi. tarihi yerleri tuvalet olarak kullanmak gibi nereden çıktığını anlayamadığım sapıkça bir geleneğimiz var. en son gittiğimde kilisenin kuytu bir bölümü tuvalet olarak kullanılıyordu, hemen girişin karşısındaki bir bölüm de ilan-ı aşk panosu yapılmıştı. ben de içinden ok geçen bir kalp yapıp okun iki ucuna da kendimin ve yıllardır bir türlü kavuşamadığımız sevgilimin adını kazıdım. fresklerden birinin ayağının altına denk getirmiştim ki bir daha gidersem yerini kolay bulabileyim. sonradan restorasyon çalışmaları başladı ve 2007’nin martında kilise yeniden ziyarete açıldı, müze olarak. restore edilmiş halini göremedim, iyi mi kötü mü bir şey diyemem ama açıkçası çok da umitvar değilim. bizde restorasyon “güzel görünsün” diye yapılır. güzelliğin ölçütü de yok, biliyorsunuz. ya da var, restorasyonu yapan kişinin ölçütleri. olan bizim aşk ilanına olmuştur. aşağıdaki de restorasyon sonrasındaki açılıştan bir görüntü.

akdamar isminin efsanesi ise şöyle: adadaki manastırın baş-keşişinin tamara adında güzel bir kızı varmış. kız, adanın karşı kıyısındaki bir köyde yaşayan müslüman bir camış (manda) çobanına aşık olmuş. çoban güneş battıktan sonra camışları suya sokmak için göle getirir, sürü suda serinlerken kendisi de tamara’nın yaktığı fenerin ışığını takip ederek adaya yüzer, tamara’yla buluşurmuş. bu şekilde uzun süre buluşmaya devam etmişler. keşişin yardımcılarından biri bu buluşmalardan birine şahit olmuş ve keşişi durumdan haberdar etmiş. keşiş, kızını bu sevdadan vazgeçirmeye çalışmış, başaramayınca da çobanı ortadan kaldırmaya karar vermiş. bir gece kızını manastıra kapatıp elinde fenerle kıyıya inmiş ve işaret vererek çobanı beklemeye başlamış. çoban gelince de adamlarıyla beraber eşek sudan gelesiye dövmüşler. dayağı yiyen çoban gerisin geri köye dönmüş ve yaralarını iyileştirmek için köyün sağaltıcısına gitmiş. sağaltıcı hazırladığı ilaçları çobanın her tarafı morarmış vucuduna sürerken, eli her değdiğinde çobandan bir “ah tam ora!” feryadı yükselmiş. işte bu “ah tam ora!” zamanla halkın arasında ah tamara’ya, oradan da akdamar’a dönüşmüş. efendim, akdamar efsanesinin aslını memlekette bilmeyen yok. bu da benim yorumum. hikayenin ana fikri:
1. keşişlerin eli çok ağırdır, olur da bir keşiş kızı severseniz dikkatli olun.
2. mandalar suyu sever.
yazdıklarının arasına bir yerlere şiir sıkıştıran romantik tipleri ben de hiç sevmem, ama selim temo’nun çok sevdiğim “ah tamara” şiirinin yine çok sevdiğim bir kısmı var, onu ekleyerek bitireyim, müsaadeyle:
niye mi tutuyorum ellerini
niye mi dönüyorum köklerime
sen ki birden çok, çoktan fazla
ve kelimenin birkaç anlamıyla dişi
ve ben tutuşmalıyım tamara
bir aşk da mutlu bitsin!”

0 yorum:
Yorum Gönder